16 Aralık 2009 Çarşamba

Ne diyebilirsin ki...

Şu hayatta ne olup biteceğinden ne kadar emin olabilirsin? Hiç olamazsın.. Kim derdi ki onların haklı çıkacağını, ona o kadar inandığın zaman.. Nasıl bilebilirdim ki, her şeyin boş yere olduğunu.. Bütün çabaların, mücadelelerin bir hiç uğruna olduğunu nereden bilecektin ki? Düşündüğün zaman boğulacağın bir ihtimaller denizinde aldığın kararın doğru olup olmadığını nereden bilebilirsin? Her zaman yüreğinin sesini dinlediğinde, o yüreğinden gelen sesi başka yürekler etkilemişken, sen şimdiye kadar karşılaştığın yüreklerin karışımıyken, o verdiğin karar ne kadar senin kararındır? O kadar çok değişken var ki kimini seçiyosun seni göklere çıkartıyor, kimi dibe vurduruyor. O diptede, en yüksektede her zaman tek başınasın. Şu hayatta hep tek başına kalıyorsun. Kendi kendine.. Kimse yok orada.. Sadece sen ve sen.. Başka hayatlardan etkileniyorsun, her şey birbirine bağlı.. Elinde olmayan şeylerden kaçmak istiyorsun ama nereye gidersen ne yaparsan yap, seni buluyorlar.. Onlardan kurtulmak istiyorsun ama nafile.. İşin acı yanı bu durumlar seni sen yapan.. Acı seni olgunlaştıran, yaşanmışlıklar seni yaşatan.. Bana istediğim kapıları açmayacak bir kapıyı açtım ve içeri girdim.. Şimdi bu bir hikaye olsa, o açtığım kapıdan çıkar üstünde bir daha açmamak üzere en kral kiliti takardım. Ama hayat ne bir hikaye ne de yaptıklarını geri sarabileceğin bir video. Hayat bu ne kitap gibi ne yaparsan yap, en fazla yapacağın şey üstüne bir sayfa açmak. Şimdi okuduğun sayfa önceki sayfaları silmiyor aksine o sayfalar olmasa şimdi sen bu sayfada olmazdın. Ama ne yazık ki her kitap mutlu sonla bitmiyor. Hayat bu şakası yok, bir kitap seçme hakkın var, o kitabı seçtin mi istesende istemesende sonuna kadar gideceksin. Ama bildiğimiz kitaplardan değil hayat, canın sıkılınca sonunu öğrenemiyorsun, okuyarak öğrenmen gerekiyor, tek bir sayfa bile atlayamazsın. Yaşayarak öğreniyoruz işte.. Şarkıdaki gibi de değil ki hayat.. Sil baştan başlayamıyorsun, hayatı sıfırlayamıyorsun, unutamıyorsun. Nasıl yapabilirsin ki bunları? Yapamazsın işte, yaptırmazlar. Onlar izin verse, sen izin vermezsin kendine.. Hayat, kitap aynı şey.. Her hayat ayrı bir kitap, her kitap ayrı bir hayat.. Kitabı kendin yazdığını düşünürsün, büyük ölçüde sen yazarsın zaten ama tek başına sen olsan ne o kitap kitaba benzer ne o hayat hayata benzer. Başka hayattan beslenmek, öğrenmek tamamen sana kalmış birşey.. Çok hayata şahit oldum, onlara belli etmeden çok şeyler öğrendim onlardan, farklı gözlerden baktım, farklı şeyler gördüm, yaşadım. İnişli, çıkışlı, mutlıu, mutsuz bir sürü şeyler gördüm.. Gördüğüm en çarpıcı şey neydi diye sorarsam kendime, cevabım her hayatın kendi içinde çarpıcı anları olduğu.. Ama hepsinde, hepimizde bir tane ortak nokta var.. O ortak nokta hepimizin hayatında kırılma noktaları olduğu.. Hayatı şekillendiren bu işte, o noktadan sonra ne yaptığın.Ben bir türlü toparlayamadım, onunla beraber yaşamaya çalışıyorum, onu orada bırakmaya çalışıyorum ama o bana yapıştı. Bu zamana kadar gitmedi, bundan sonrasınıda bilmiyorum.. Çok şey değiştirdi, çok şey aldı götürdü benden. O kadar ki artık birçok şeye şaşırmıyorum bile.. İhanetler, yalanlar, ikiyüzlülükler bile.. Bunları ne zaman görsem aynı filmi bir daha izlemiş gibi oluyorum.Bir kere izlediğin bir filmi bir daha izlesen ne kadar şaşırabilirsin ki.. Hayat işte, ne diyebilrsin ki..

7 Aralık 2009 Pazartesi

Roma II

 Bu yazımda ''Roma I'' başlıklı yazımda kaldığım yerden devam edeceğim. O yazıma noktayı hava yavaş yavaş kararırken Colosseum'un orada koymuştuk. Şimdiki hedefimiz ''İspanyol Merdivenleri''. Burası akşam saatlerinde hareketlenmeye başlayan, hareketli, cıvıl cıvıl bir yer. İnsanlar neşeli ve bu neşeli halleri hepsinin yüzüne yansımış; bu durumda insanlara başka bir güzellik katmıştı. İnsanların pozitif enerjisi herkesi etkiliyordu ve bu yüzden burada insandan insana geçen güzel etkilere sebep oluyordu. Burada oturduk, sohbet ettik, ama en çok etrafı izledik. Hani bazen hiç konuşmayıp sadece etrafı izlemek istersiniz ya, işte orada o an öyle bir atmosfer vardı. Daha sonra merdivenlerin tepesine çıktık. Burada kiliseye girdik. Roma' da girdiğim her kilise beni gerçekten görsel olarak çok etkiledi. Kiliseye girdiğimiz sırada kilise korosu şarkı söylüyordu, bizde farklı kültürlere olan merakımız yüzünden bir süre ilahileri dinledik. Değişik ve güzel bir deneyimdi. Kiliseden çıktıktan sonra merdivenlerin tepesindeki yerde biraz oturduk, bu arada merdivenin yanında  güzel bir İtalyan restoranı vardı. Gönül gitmek isterdi ama bütçemiz izin vermedi haliyle :)) Ziyanı yok, bir daha gidersem eğer bu isteğimi o zaman gerçekleştirebilirim. Merdivenlerin tepesinde ve merdivenlerin aşağısındaki küçük çeşmede resim çektirdikten sonra yürüme mesafesinde olan ''Fontana de Trevi(Aşk Çeşmesi)'' 'ye doğru yola koyulduk.Ve işte belki de en çok ilgi çeken yerlerden biri.. Hayatta mutluluğun paylaştıkça arttığını düşünecek olursak, ve herkesin hayatında bir şeyleri paylaşacağı özel birinin olması dileğini olacağını varsayarsak; insanlar, zengininden fakirine, gencinden yaşlısına, kısacası herkes ''Fontana de Trevi'' 'ye para atıp o dilek dileme uğruna adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Galiba böyle efsanelere şu koşuşturmacanın,stresin ve mücadelenin hakim olduğu hayatta belki de ihtiyacımız var. Bir an için olabildiğince gerçeklerden uzaklaşmak ve kendi dünyamızı yaratıp, o dünyanın içinde kaybolmak. ''Fontana de Trevi''nin atmosferi gerçekten böyle. Arkasını dönüp çeşmeye para atan yüzlerce insan. Kimi içinden diliyor, kimi bağıra çağıra, yani yapılış şekilleri farklı ama bütün dileklerin kapısı aynı yola çıkıyor, MUTLU OLMAK.


Tabi bende geleneğe uydum ve paramı atıp dileğimi tuttum. Sonuç ne mi oldu? Orasını hiç açmayalım ama hayatımın bir dönemi mutlu olmamı sağladı. Aradığım şeyi tam olarak bulmadım ama bu tür bir mutluluğu bulmak için tekrar buraya gidip dilek dilemeyi ve sonuçlarını görmeyi beklemeyeceğim kesin :)) O gün ''Fontana de Trevi'' ye asıl Şafak' ın bombaları saldı. Kendisi sağolsun kısa zamanda çok başarılı potlar kırdı. Kendisi dilek tuttuktan sonra dalgasına sordum :'N'oldu, işe yaradı mı?' dedim, kendisi ''Oğlum, melek gördüm'' dedi. Daha sonra Şafak'ın 1 metre ötesinde gördüğü melek bize gelip 'Fotoğrafımızı çeker misin? ' dedi bana. Meğersem bizimkinin gördüğü melek Türk'müş. Tabi rengi değişen Şafak bir an kalabalığın arasına daldı :)) 2 dakika sonra Şafak tekrar beni buldu ve bir bomba daha patlattı. Yanımızda fotoğraf çeken 2 bayan için 'Ne kadar güzellermiş' düşüncesini Şafak bana söyledi. Bu seferde yanımdaki bayanlar Şafak'a 'Teşekkürler' diye karşılık verdi. Meğerse onlar da Türk'müş. Yeniden rengi değişen Şafak için artık ''Fontana de Trevi'' yi terketme zamanı gelmişti. Artık yorulmaya başlamıştık ama önümüzde gideceğimiz bir konser ve sabahlayacağımız bir gece vardı. Tabi elimizdeki yiyecek stoğu yavaş yavaş bitmeye başladığından fellik fellik Despar(Süpermarket) aramaya başladık. Neyse bulunduğumuz yere yakın bir tane bulduk ve gece için alışveriş yaptık. Daha sonra akşam yemeği için bir yerler araştırmaya başladık. Civardaki bütün restoranların fiyatını öğrendikten sonra en mantıklı karar Mc Donald's idi. Bizde gitmişken İtalya'nın ilk Mc Donald's 'ına gittik tabi. Öyle herhangi birine gitmedik. Sırada bizim yabancı olduğumuzu gören İtalyanlar akılları sıra uyanıklık yaparak karambole getirip sırada önümüze geçeceklerdi. Memleketim insanına çok benzedikleri bir konuda bu. Ama biz de Türk olduğumuzdan ve bu tür sıra kapma mücadelelerinde antrenmanlı olmamızdan dolayı sıramızı tabii ki kaptırmadık. Türk' e yakışır şekilde mücade ettik. Memleketimin gözünü seveyim hep sinirlenirdim bu düzenden dolayı meğersem bizi bu zor günler için haberimiz olmadan eğitiyorlarmış :)) Yemeğimizi yedik ve yarım saat kadar oturup sohbet ettikten sonra artık hakettiğimiz konsere gitmenin vakti gelmişti. 1-2 tren değiştirdikten sonra konser alanına vardık. Ama gördük ki biraz geç kalmışız, olsun hepimizde eğlenme havasında olduğumuzdan arkalarda olmak daha iyi oldu aslında. Çantalarımızı yere koyduk, ve keyfimize bakmaya başladık. Sihirli pet şişelerimizi aldık. Hem havanın soğumasına karşı hem de sohbetin güzelliğiyle yavaş yavaş içmeye başladık.

Zaman geçtikçe daha da eğlenmeye başladık ve bu arada Matthieu' nun doğum gününüde kutladık. Tamam kesecek bir pastası ve üfleyecek mumları yoktu ama eğleniyorduk. Gerisi pek önemli değil zaten. Konser 1-2 saat daha sürdü ve biz konser alanında şimdi ne yapacağımızı düşünüyorduk. En sonunda eğlenmeye devam etmek için bara gitmeye karar verdik. İtalyanlar'a o civarda nereye gideceğimizi sorduk ve söyledikleri yere doğru yürümeye başladık. Malum geç olduğundan artık toplu taşıma sona ermişti. Bu arada aramızda hafiften somurtmaya başlayanlarda olmadı değil . Yorgunuz, çok yürüdük diye :)) Öyle veya böyle onları ikna ettik ve yolumuza devam ettik. Yollarda bir ömür boyu  o anlarımız unutmamamıza yardımcı olacak resimler çekerek. Her şey gerçekten çok güzel gidiyordu. En sonunda barların olduğu yeri bulduk. Bulduğumuz yer daha çok gençlerin takıldığı, turistin neredeyse hiç olmadığı hatta sadece bizlerin yabancı olduğu bir yerdeydik. Bir bara girdik, bir şeyler alıp dışarı çıktık ve burada içeceklerimizi yudumlarken bir yandan da sohbet ediyorduk. Vakit artık iyice geçmişti. Artık birkaç saatte olsa kestirecek bir yer bulmamız şarttı, çünkü herkesin enerjisi bitmek üzereydi. Bir hastane bulduk ve oranın bahçesinde birkaç saat dinlenmeye karar verdik. Hastaneye adım attıktan birkaç dakika sonra güvenlik tarafından hastaneden çıkartıldık. Bunun üstüne Portekizliler ve Fransızlar istasyona gidip ilk trenle Salerno' ya gitmeye karar verdiler. Fakat biz Türkler geri dönemezdik. Azimliydik, hırslıydık ve ertesi günde Roma'yı gezecektik. Neyse onlar gitti biz hastanenin önüne yerleştik. Portekizliler ve Fransızlar'da biraz daha kalıp sonra ayrıldılar. Şafak' la planımız kızları hastanenin aciline birer ikişer yollayıp orada kalmalarını sağlamaktı. Böylece orası daha sıcak ve güvenli olduğundan onlar için daha iyi olacaktı. Fırsatını bulursak sonra bizde onlara katılacaktık. Neyse kızları gönderdik, her şey yolunda gözüküyordu ki birden hastaneye polis arabaları resmen yağmaya başladı. Şafak' la saydık 11- 12 yi bulmuştu. 10 dakika geçmedi kızlar geldi, meğersem manyağın biri sapıtmış hastanede olay çıkartmış. Artık yapacak bir şey kalmamıştı, hepimiz dışarıda uyumak zorundaydık. Huyum kurusun uykum olduğu zaman her yerde her şartta uyuyabilme yeteneğime sahibim. Şafak panik yaptı ve uyuyamadı. Onun dışında hepimiz mışıl mışıl uyuduk. Gerçi eminim ertesi günkü halini tahmin edebilseydi Şafak'ta uyurdu. Bu geceyi en iyi resimler anlatır. Nasıl eğlendiğimizi ve sefaletimizi ancak resimler gösterebilir :)))



    Uyuyan Fulya ve Miting Afişi


Alakasız kişi,Ezgi,Güliz,Şafak, Gamze,Matthieu,Gönül,Ben,Fulya (Soldan Sağa)


  Monica,Miguel,Güliz,Gönül,Ben,Şafak,Gamze,Ezgi,Matthieu,Catia


Monica,Ben,Gina


                                                   Sefalet

Bu zorlu ve hareketli geceyi atlattıktan sonra günün ilk ışıklarıyla beraber dükkanların, kafelerin açılması için dört gözle bekliyorduk. En sonunda kafeler açılmaya başlamıştı. Pazar günü olduğu için geç açılması konusunda endişelerimiz vardı ama bu endişelerimizin yersiz olduğunu görünce gerçekten çölde su bulmuş gibi sevindik. Artık gecenin soğuğundan dolayı hareket kabiliyetini yavaş yavaş yitirmeye başlayan ellerimiz kendine gelmeye başlıyordu. Sıcacık bir kahve, sıcak ve en önemlisi kapalı bir mekan bize adeta doping etkisi yapmıştı. Bu kafede neredeyse 2.5 saat geçirdik :)) Gerekli enerjiyi topladıktan sonra gezimize kaldığımız yerden devam ettik. Şimdiki durağımız Roma' nın en büyük basilicolarrından biriydi. S.Maria Maggiore..

Gezmek içeriye girdiğimiz sırada içeride papaz vaaz veriyordu. İncil' den ayetler okuyordu. Bizde ayinin nasıl gerçekleştiğini merak ettiğimizden dolayı arkalardan yerimizi aldık ve gözlemlemeye başladık. Ayin arasında papaz yardım toplamaya başladı(en azından biz öyle zannettik). Tabii biz bu olaya katılmadık, zira gözlemle- yeceğimiz kadar gözlemlemiştik. Sonrasında kilisenin içini gezdikten sonra artık Hristiyanlık'ın Katolik mezhebinin başı olan Vatikan'a doğru yol almaya başladık. Vatikan'a gittiğimimzde çok büyük bir kalabalık vardı. Normalin üstünde bir kalabalık. Daha sonra anladık ki o gün Vatikan'da Papa XVI.Benedict bir kişiyi aziz ilan edecekmiş. Ayrıca konuşma yapacakmış. Papa'nın her zaman insanların huzuruna çıkmadığını düşünürsek buna bir rastlantı diyebiliriz. Papa'yı daha önce televizyonlardan gördüğüm zaman açıkçası pek içim ısınmamıştı. Hani olur ya bazen bir insanı görünce rahatsız olursunuz, kanınız ısınmaz aynen öyle bir durumdu. Bir önceki Papa'yıda televizyondan gördüğümde o biraz sempatik gelmişti ama şimdiki Papa ne yalan söyleyeyim biraz antipatik geldi. Ama yine de ilginç bir tesadüftü. Papa orada konuşma yaparken biz de arkalara giderek bir şeyler atıştırdıktan sonra Vatikan' dan ayrıldık. Yorgun olduğumuzdan dolayı artık yavaş yavaş geziyi noktalamamız gerekiyordu. Bu yüzden planımız bir iki yer daha görüp eve dönmekti. Castel Sant'Angelo hedefimizdeki yerdi. Buraya ulaşmak için geçtiğimiz,yürüdüğümüz arasında tipik dar, güzel İtalyan sokaklarıydı. İtalya' ın en çok bu yanını seviyorum. O dar ve tarih kokan sokakları, mimarisi bana çok büyük bir huzur veriyor. En sonunda
Castel Sant'Angelo 'ya vardık. Muazzam ve büyüleyici bir yapıydı. Orada ve onun önündeki tarihi köprünün üzerinde birkaç resim çektirip, biraz da dinlendikten sonra köprünün merdivenlerinden inip nehir boyunca biraz yürüdük. Merdivenlerden çıktığımızda bizi hükümet binası karşılıyordu. Birçok bina gibi bu binada çok gösterişliydi. Artık bizim için eve gitme zamanı gelmişti çünkü deyim yerindeyse herkesin pili bitmişti. Özellikle Şafak gerçekten perişan durumdaydı, treni beklerken yemek yediğimiz yerde adeta masanın üstüne bayılıvermişti. Zaten  kendisi Salerno' ya döndükten sonra 20 saate yakın uyumuştu :)) En sonunda trenimize bindik ve 2.5 saatlik bir tren yolculuğundan sonra Salerno' ya ayak bastık ve gerçekten güzel bir gezi geçirmiştik.

Evet bu yazı Roma' ya gidildiğinde yapılması gerekenler türünde bir yazı değil. Bu yazı insanın sadece gençken yapabilecekken yaptığı şeylerin ve bu anıların yazıldığı bir yazı. Tek temennim insanların nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın, ne zaman olursa olsun, sevdiği ve sevdikleriyle yapması aksi halde dünyanın en güzel yeri olmuş farkeder mi ?












Roma I

Bir yıldan fazla oldu bu geziyi gerçekleştireli, daha önceden de yazmak istemiştim ama kısmet bugüneymiş. Geçen sene bizim evde toplanmışken şimdi hatırlamıyorum aramızdan biri hadi Roma'ya gidelim dedi. Hem Fransız Matthieu diye bir arkadaşımızında doğum günü vardı, bu durum açıkçası bahanemiz olmuştu. Gerçi amacı gezmek tozmak ve eğlenmek olan bir grup için en kolay aşama bahane bulma aşamasıydı. Tabi bir de bedava Cure konserinin olması bize cazip gelen bir diğer bahaneydi. 1 gün sonrası için sözleştik ve ertesi gün gezip tozma işini ucuza kapatmak için en klasik öğrenci taktiğini uyguladık. Marketten peynir, ekmek ve bilimum ucuz ve tok tutan malzemelerimizi aldık. Paraya en çok kıydığımız şey Vodka Melone denilen sihirli şeydi. Ruslar' ı bir kere daha saygıyla selamlıyorum. Vodka Melone sayesinde gece hem içimiz ısınacaktı hem de konser daha keyifli hale gelecekti. Neyse geceden sandviçler hazırlandı, Vodka Meloneler pet şişelere dolduruldu, çantaları son haline getirip hazırlıklar tamamlandı. Sabah istasyonda buluştuk, buradan otobüsle kampüse gidecektik, oradan Roma otobüsüne binecektik. Haftasonu olmasından dolayı İtalya'nın genelinde özellikle küçük şehirlerde hayat duruyor gibi diyebiliriz, bu yüzden kampüse giden sadece tek sefer vardı o da sabah erken saatteydi. Tabi biz son ana kadar o otobüsün kampüse gittiğini sanıyorduk. Otobüs bilmediğimiz yerlere sapınca noluyo, hayırdır tarzı tepkiler birkaç farklı dilde belirmeye başladı. Biz mutlu mesut,heyecanlı gençler şoföre sorduk o da gayet net bir şekilde bu otobüs kampüse gitmez dedi. Kısa bir şok geçirdikten sonra ve Roma otobüsünün kalkmasına 15 dakika kala şoför abimize yalvarmaya başladık. Otobüste bizden başka kimsenin olmamasından dolayı neyse ki abimizin direnci çabuk kırıldı, en sonunda tamam dedi. Bu sefer otobüse yetişme heyecanı içimizi kapladı, malum dakikalar ilerlemeye devam etmiş ve otobüse 10 dak. kalmıştı. Şoför abimiz çok rahat bir tavırla merak etmeyin burası İtalya ve otobüs minimum 45 dak. geç gelir. Hakikaten de öyleymiş. Bekledik ve en sonunda otobüsüme bindik. Güzel bir yolculuktan sonra Roma' ya vardık.
Roma' da ilk durağımız Colosseum' du. Dışarıdan ilk gördüğümde hakikaten büyülendiğim bir yapıyla karşılaştım. Girişte upuzun bir kuyruk vardı. Daha önce filmlerde gördüğüm bir sahne zihnimde tekrardan canlanmıştı. Sonrasında giriş için sıra bize gelmişti. AB ülkelerine mensup ülkelerden arkadaşlarımız 7 euro' ya girerken , biz de öğrenci ve Avrupa ülkelerinin katılabileceği bir programa katılmış olsak bile paşa paşa 11 euro verdik. Olsun bu fırsat eşitsizliği durumuna takılarak günümüzü ziyan etmedik, zaten bu konuyu düşünecek, düşündüğümüz zamanlar oluyordu. Daha sonra içeri girdik ve devasa yer gerçekten büyüleyiciydi. İçimi garip bir his kaplamıştı. Hayal gücümün ve izlediğim filmlerin yardımıyla burada gerçekleşen sahneleri zihnimde canlandırmaya çalıştım. Sonuçta burası başta imparatoru olmak üzere, halkı eğlendirmek için gösterilerin (taklit deniz savaşlarının, hayvan avcılığı, infazların, meşhur savaşların, klasik mitolojiye dayanan dramaların) düzenlendiği daha sonra günümüze dünyanın 7 harikasından biri seçilen ve dünyanın en çok turist çeken yerlerinden biriydi. 2 saate yakın sürmüştü bu şaheseri gezmek Tabletlerde gerçekten çok etkileyiciydi.

Colosseum'dan çıktıktan sonra MS 4.yy'da yapılmış olan Konstantin Takı( Arch of Constantine) bizi bütün heybetiyle karşılıyordu. Burada biraz dinlendik, gerçi dinlenmek zorunda kaldık çünkü haliyle biraz acıkmıştık. Biz oturmuş yemeğimizi yerken, İtalyanlar başabakanları Berlusconi aleyhine düzenleyecekleri miting için son sürat hazırlıklarına devam ediyorlardı. Gerçekten çok büyük bir kalabalık vardı. İtalya' nın dört bir yanından bu mitinge katılmak için gelen, çoğunluğunu genç nüfusun oluşturduğu bir kitle vardı. Bizim dinlendiğimiz yerin yanında da küçük bir grup son hazırlıklarını tamamlıyordu. Biz artık dinlenmiş ve gerekli enerjiyi toplamıştık. Artık Colosseum'un yanındaki patika yolu takip ederek Palatino' ya doğru yürümeye başladık. Palatino Romalı yönetici ve kralların yaşadığı bölgeye verilen ad. Devlet binaları, hamamlar ve diğer kalıntıları görmek mümkün. Burası her şeye yakın olmasına rağmen, bir o kadar da diğer yerlerden bağımsız sessiz, sakin ve huzurlu bir yer. Bu yer için yorumu resimlere bırakacağım.







Bu güzel yeri gezdikten sonra oturup biraz dinlendik. Biz burayı gezerken miting başlamış, insanlar sloganlar atarak, şarkılar söyleyerek yürümeye devam ediyorlardı. Tam o sırada içimden, şimdi Ciao Bella' yı söyleseler ne güzel olurdu, dedim ki aradan saniyeler geçmeden o kalabalık Ciao Bella' yı söylemeye başladı; malesef biraz uzak olduğum için bu anı görüntülüyemedim ama herhalde bu anı hiçbir zaman unutmayacağım. İnsanları biraz daha izledikten sonra biraz daha oturduk, sohbet ettik ve hava yavaş yavaş kararmaya başlarken gezinin asıl eğlence ve macera dolu kısmına doğru yol almaya başladık. Bu bölümden bahsetmeyi Roma II başlığı altına bırakıyorum ve Roma I kısmını noktalıyorum.