Uzaklardan gelmişti, birkaç günlüğüne de olsa hasret gidermek için. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyordu. Herkes hayatın bu şekline alışmaya başlamıştı. Derler ya insanın zamanla alışamayacağı hiçbir şey yoktur diye. Gerçekten de öyle. Olayların vuku bulduğu andan itibaren insanoğlunun alışma süreci başlıyor. Anlayacağınız alışmak kaçınılmaz son. Ölüme alışıyoruz, ayrılığa alışıyoruz, sevgiliye alışıyoruz, yokluğa, varlığa, rahatlığa, yalnızlığa, kısacası her şeye zamanla alışıyoruz. Farkında olarak veya olmayarak. Bazen kabullenemiyoruz bazı şeyleri, o zaman da acı çekmeye alışıyoruz. Dediğim gibi uzun yıllardır, yılda 3, bilemedin 4 kere birkaç günlüğüne buluşmaya alışmışlardı. Sıra dışı bir ilişki onlar için sıradan hale gelmişti. Bu durum yüzünden doğal olarak aralarında iletişim kopukluğu had safhadaydı. Aynı kanı taşıyorlardı, ama birbirlerine son derece yabancıydılar. Değişik bir baba-oğul ilişkisi yaşıyorlardı. Bu seferki görüşmelerinde alışılmışın dışında oluşan şeyler vardı. Mesela her zaman buluşup oturdukları yer, artık yoktu. Tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştı. Ama onlar için yerin pek bir önemi yoktu. Konuşacakları konuda her zaman sınırlıydı. Sürekli baba konuşur, oğul dinlerdi. Dinlemesine pek gerek yoktu, çünkü konuşulanlar hep aynıydı. Sürekli eski defterler açılır, keşkeler havada uçuşurdu. Çocuk yeter diye haykırmak isterdi ama yapamazdı çünkü zaten yılda kaç kere görüyorum, varsın konuşsun, adamcağızı şimdi boş yere üzmeyeyim diye içinden geçirirdi. Böyle içine atmaları çocukta sürekli bir gerginlik yaratırdı. Bunlarda çocuğun sönmüş bir yanardağı ara sıra küçük patlamalarına sebep olurdu. Ama bunlar her seferinde tekrarlanan sıradan şeylerdi. Beraber sinemaya gitmeyi severlerdi çünkü orada hem birlikteydiler hem de konuşmuyorlardı. Orada sadece birbirlerinin varlıklarını hissediyorlardı.
İkisi de bir şekilde hayata karşı o kadar öfkeliydiler ki birbirlerini anlayamıyorlardı. Babanın oğlu hakkında birçok konuda fikri yoktu. Oğlunu yılda gördüğü birkaç günden anladıklarıyla kafasında yorumluyor fakat geri kalan günlerin onun üstünde bıraktığı etkinin önemini düşünmüyor, bunları idrak etmek istemiyordu. İkisinin de hayatlarında birçok şeyin eksikliği vardı şüphesiz bu yüzden ikisi de birbirine kızamıyordu. Biri küçük yaşta önce abisini kaybetti ve bu konu hakkında hiç konuşmadı, diğeri küçük sayılabilecek yaşta ailesini kaybetti ve bu konu hakkında hiç konuşmadı. Sonuçta ikisinin de kaybetmesi, uzaktan yaşadıkları ilişkiyi görünmez bir tutkal halinde bir arada tutuyordu.
Bu seferki ziyaretinde hava güzeldi ama soğuktu. Bu ziyaretini en önemli yapan durumlardan biri yıllarca baş rolü oynadığı sahneye bu sefer konuk oyuncu olarak çıkmasıydı. Hava soğuktu ve uzun süre dışarıdaydı, sıkışmıştı, o kadar müşkül durumdaydı ki istemese de yapmak zorundaydı. Sesi titreyerek, telefona sarıldı ve 2 dakika yukarı çıkabilir miyim diye izin istedi oğlundan. Oğlu şaşırmıştı bu durum karşısında, tabii dedi ama ses tonu içi acıyarak, gel ama işini kısa tut diyordu. Eve geldi, hayatının en önemli zamanlarını geçirdiği yerde şimdi bir yabancı gibiydi, yıllarca sabah çıktıktan sonra gelmek için can attığı evde şimdi yıllar sonra bir yabancı gibiydi. Kendisi de, oğlu da gergindi. Gitmişken eve biraz göz gezdirdi, merak ediyordu, nasıl etmesin, kim olsa onun yerinde merak ederdi. Ve sonra oğluyla beraber çabucak çıkıp gitti. Hareketleri o kadar telaşlıydı ki sanki bir yeri soymuş ve yakalanmamak için kaçıyor gibiydi... Hayatta her şeye mutlu olmak üzere başlıyoruz ama bazen mutlu olmak için attığımız adımın aslında mutsuzluğun temeli olduğunun farkına ancak yaşadıktan sonra farkına varıyoruz. Acaba olayların bu noktaya geleceğini tahmin etmişler miydi, o ilk günlerinde. Ve şimdi... Yılların birlikteliği bitiyor ve insanlar birbirleri için yaşayan ölüler oluyor. Aynı yastığı paylaşıyorsun, bir sürü şey paylaşıyorsun ama sonrasında birbirinin ne sesine ne de yüzüne tahammülün oluyor. Daha ilginç ne olabilir ki şu kısa hayatta. Çok seviyorsun ama gün geliyor herkes kendi yoluna gidiyor. İçlerinde bir şey var mıdır? Bunu sadece kendileri bilir, akıl yürütülebilecek bir durum değil ki bu.
Baba ve oğul çıktılar, arabayla şehrin sokaklarında dolaştılar. İkisinde de sessizlik vardı, kim bilir ikisi de neler düşünüyorlardı, ikisi de aynı ama farklı görüyorlardı birtakım şeyleri. Tıpkı diğer olaylardaki gibi. Bugüne kadar yaşadıkları şüphesiz istedikleri gibi değildi. Ama ikisi de alışmıştı oyunu bu şekilde oynamaya. Kabullenemedikleri de vardı, ama bu konuda da büyük aşama katetmişlerdi. Artık yaşanmışlıklarla başa çıkmayı az çok öğrenmişlerdi, zaman zaman sendeleseler dahi.
Ve ayrılık günü geldi çattı. En yakın zamanda buluşmak üzere öpüşüp koklaştılar ve ikisi de bu birkaç günün ardından kendi hayatlarına döndüler.
26 Ocak 2010 Salı
24 Ocak 2010 Pazar
Patroniçe
Bu gece uykum pek yok. Bir kitap daha bitti. Biraz melankolik bir kitaptı. Kitabı başucuma koydum, gözlüğümü de çıkardım, biraz dalmışım, sonra kalktım camdan dışarı baktım. Kar bütün güzelliğiyle beni bekliyordu. Sokak lambasından gelen rötuşlarla yıldız gibi parıldayan süslemelerde cabası. Düşüncelere daldım. Evle, bizimkilerle, geçmiş, şimdi, gelecekle, yaşanmışlıklarla, yaşadıklarımla, yaşayacaklarımla ilgili. Çoğu kara rağmen, onun masumiyetine rağmen içimi karartacak cinsten düşüncelerdi. Ama bunlara serkeş, gücünü kardan alan duygularımda vardı. Bu soğuk gecede aklıma geldiğinde içimi ısıtan, yüzümde kısa da olsa bir tebessüme yol açabiliyorsun. Aramızda binlerce kilometre var. Kim bilir hava orada da soğuktur belki, aksi takdirde büyük ihtimalle dışarıdasındır. Eğlenmeyi, hayatın tadını çıkarmayı bilirsin. Hayat dolu, cıvıl cıvıl, çok temiz kalpli birisindir. Son ayrıldığımız geceyi hatırlıyorum da ilk başta çekingendin, sen oturdun ,ben eğildim, öyle vedalaştık. Sonra dayanamadın, kalktın ayağa sarıldın boynuma, dostane, o her zamanki neşeli halin ağlamamak için mücadele veriyordu. Sen bana Jefe diyordun, bende sana buna karşılık ''Patroniçe''yi öğretmiştim. Daha bir sürü şey öğretmiştik birbirimize, senin küçük bir not defterin vardı, her kelimeyi aynı coşkuyla yazardın oraya. Onları söylerken çok sevimli oluyordun. Sonra bir keresinde yolda oturmuştuk, Bar delle Rose'nin önünde, saatlerce konuşmuştuk, anlamlı anlamsız birçok şey hakkında. Tam ayrılırken İtalyanlar'ın saçma sapan bir taşın üstünü örtmesine şaşırıp çok gülmüştük. Sen harbi esaslı kızdın, için dışın birdi, hayatıma girmiş çıkmış çoğu kişinin aksine hiç yalan söylediğine şahit olmadım. Naif, kırılgan, bir o kadar da hayat dolu, neşeli, seni üzecek olaylara karşı kendini savunacak bir mekanizma inşa etmiştin içinde. Beni en kötü zamanımda gördün ve yalnız bırakmadın. Annenler gelmişti seni ziyaret etmeye, geziyordunuz, bense Anna Lisa' nın sınıfında buralardan gelen haberler yüzünden sıkıntılıydım. Kafamı sıraya koymuş, hüzünlü ve dalgın bir vaziyette zaman tüketiyordum. O anda mesaj geldi, içine mi doğdu veya bir şekilde haberin mi oldu bilmiyorum ama nasıl olduğumu soran, annenlerle nerelere gittiğinizi anlattığın bir mesaj atmıştın. O hüzünlü halimden, neşe dolu mesajınla çekip çıkarmıştın beni. Bazı geceler beni yanınıza çağrıyordun, herkes İspanyolca konuşuyordu ve ben hiç birşey anlamıyordum.Çoğunluk İngilizce bilmediğinden muhabbeti hep kendi dilinizde yapıyordunuz, sense benim içinde bulunduğum durumdan dolayı bana sürekli olan biteni tercüme ediyordun, yoruluyordun. Ben çoğunlukla hiçbir şey anlamazdım ama yine de sayende güzel vakit geçirirdim. Tanrı şahit ki hepinizi çok sevdim, zaman geçtikçe orada tanıştığım herkesi çok sevdim, sizin de beni sevdiğinize eminim. Sabahları beraber gittiğimiz ders vardı, bilirsin o saatte otobüs tıklım tıklım olurdu. Balık istifi gibi dizilirdik, sen otobüste yer bulup ben ayakta kaldığımda çocuk gibi sevinir bana ''Ben kazandım, ben kazandım'' diye mesaj atıp, beni güldürürdün. Bunu sana hiçbir zaman söylemedim ama sen ender gördüğüm temiz kalpli, neşeli insanlardan biriydin. İnsanlar hakkında hiç kötü düşünmezdin, hala öylesin. Bazen msnden konuşuyoruz, mailleşiyoruz ya o enerjin yazdıklarına yansıyor. Çok akıllıydın, yaptığın besteler, danslar, hareketlerin hepsi birbirinden zekice ve eğlenceliydi. Hakkında yazacak çok şey var aslında. İşin ilginç yanı sen bunları okuyamayacaksın, anlayamayacaksın ama olsun. Diyorsun ya yazın gelecekmişsin büyük ihtimalle, umarım gelirsin. İstanbul'un eşsiz güzelliğii mutlaka görmelisin. Evet farklı kültürlerde, farklı hayatları yaşıyoruz. Hatta bundan sonra 3-5 kere birbirimizi görürüz veya görmeyiz. Mühim değil, sonuçta arada sırada da olsa birbirimizden haberdar oluyoruz. Dediğim gibi farklı yerlerde, farklı hayatları, çok farklı çevrelerle yaşıyoruz. Ama iyi ki seni tanımışım, senin gibi birinin olduğunu görmek, etrafımda da senin gibi biri olabileceği umudunu içime aşılıyor. Umarım hayatın boyunca hep benim tanıdğım kişi olarak kalırsın. Temiz kalbin, iyiliğin, muzipliklerin çılgınlıların her zaman baki kalır. Umarım farklı hayatlarda yaşasak yollarımız arada sırada kesişir.
Kendine çok iyi bak PATRONİÇE, unutma sen en güçlüsün, ve öyle ya da böyle bir şekilde hep hayatımda kal ki senin gibi birilerinin var olduğuna olan inancım sona ermesin. Çok mutlu ol, etrafına sürekli neşe saç..
Hasta luego Jefa!!
Kendine çok iyi bak PATRONİÇE, unutma sen en güçlüsün, ve öyle ya da böyle bir şekilde hep hayatımda kal ki senin gibi birilerinin var olduğuna olan inancım sona ermesin. Çok mutlu ol, etrafına sürekli neşe saç..
Hasta luego Jefa!!
18 Ocak 2010 Pazartesi
Bir Yolcunun Hikayesi
Yolcunun hikayesi aslında uzun zaman önce başladı. İlk başlarda tecrübesiz, saf, ayakları yere basmayan, ne yapacağından bir haber biriydi. Yolları katettikçe, yüreği de tıpkı ayakları gibi nasırlaşmaya başladı. Başkalarının hayatında iz bırakmamayı tercih etti, çünkü eğer başkasının hayatında iz bıraksa onların da kendi hayatında iz bırakacağını biliyordu ve bunu istemiyordu. Bunu istememesinin sebebi, onu yola çıkmaya iten sebepti. O yüzden kendini hep yolcu olarak tanıttı. Gerçek adını hiç kimsenin bilmesini istemedi. Bilseler peşine düşerlerdi, kim bilir belki onu bulurlar ve yolculuğunu sona erdirirlerdi. Nereye gittiğini, kime gittiğini, neyin peşinde olduğunu düşünmeden yürüyüp gidiyordu. Korkuyordu, bunları düşünmekten ve olası cevaplardan korkuyordu. Cevapları başlangıç noktasında bulmaktan korkuyordu, çünkü artık başlangıç noktası kalmamıştı. İnandığı, düşlediği her şey o noktayla ilişkiliydi belki de. Ama o düşünmeden sonu olmayana doğru yol almayı daha umutlu bir çırpınış olarak görüyordu. Yol üstünde bir sürü yerde mola verdi. Birçok hayata şahit oldu. En baştaki tecrübesizliği, ayaklarının yere basmayışı, ne yapacağını bilmemesi yavaş yavaş değişiyordu. Attığı her adım, o adımlarda aldığı her nefes canını biraz daha acıtıyordu, bağrına taş basıyordu ama başka çaresi yoktu. Bir kere çıktın mı yola, bir daha geri dönemezsin. Her şey değişir, döndüğünde yıllardır orada duran binalar, ağaçlar, yollar bile değişmiş olacaktı. Çünkü kendi ruhuna yüklediği her anlam, onlara da farklı anlamlar yükleyecekti. Yolcular genellikle yalnızdırlar, yola çıkmalarındaki asıl sebep kendi içlerindeki eksiklikleri tamamlama arayışıdır. Kimi zaman bir yoldaş, kimi zaman bir anlam, kimi zaman da bir cevap bulmak için kendilerini yollara atarlar. Benim bahsettiğim yolcu ise farklı, o bunların hiç birisini bulmak için uzaklara gitmesine gerek yok. Aradığı her şey onun içinde. Ama o bunu kendine itiraf edemiyor. Aynı yerde kalınca hem duvarlar, hem insanlar huzur vermiyor ona. Kendi çevresinde tanık oldukları her seferinde yeni yolculuklara çıkmasında rol oynuyor. Gittiği her yerde aynı kişi olamıyor, bazen nabza göre şerbet vermesi gerekiyor. Hiç bir zaman kopamayacağı insanlardan, o insanların yaptıkları yüzünden uzaklaşıyor. Kalbi o kadar nasırlaşmış ki, gitmekten dolayı bedeninde oluşan yaraların farkında değil. Yüreği öyle acıyor ki, hiç bir şeyin farkında değil.Öyle zamanlar oluyor ki, ölüm döşeğinde bile olsa gitmesi gerekiyor. Ama ne kadar uzağa giderse gitsin kendini başlangıç noktasından kopmamasını sağlayacak, onu acı çekse bile oraya bağlayacak bir neden bulabiliyor. Artık kendi mutluluğundan vazgeçme noktasına geldi o , artık yollarda gördüğü insanların mutlu olması, tanık olduğu yaşamların neşeli olmasından güç topluyor. Kendi kendine, bu benim gittiğim yol, yol değil, umarım siz her zaman mutlu ve huzurlu kalırsınız diye içten içe dua ediyor. Böyle yapınca sanki onların mutluluklarında pay sahibi olmuş gibi hissediyor. Bunu hissettiği zaman içi biraz da olsa huzurla doluyor ve yüzünde samimi bir tebessüm yer ediyor. Başkalarının mutluluğuna dalan, suratına oturan bu tebessüm onu bulunduğu ortamdan çekip çıkarıyor, bunu hissetiği an, evet o kısa an içi huzurla kaplanıyor ve oradaki misyonunu tamamladığını zannedip başka mutluluklarda pay sahibi olmayı düşünerek yoluna devam ediyor. Peki bu yolcu hiç mi kendi mutluluğunu düşünmüyor ? Elbette düşünüyor. O mutluluğun mücadele gerektirdiğini biliyor, bunun için güce ihtiyaç duyduğunu biliyor. Ama O bütün gücünü hayatta kalmak için, yola devam ederken düşüp kalmamak için harcamış. Bu tarz bir mücadele için hiç mi hiç gücü kalmamış, tükenmiş. Belki de O'nun farkında olmadan aradığı bu gücü toplamak için bir şeyler bulabileceği umududur.
13 Ocak 2010 Çarşamba
Odam ve Ben
Odamla ilgili yapmak istediğim br sürü şey var. Her şeyi değiştirmek istiyorum. Duvarlara bir sürü değişik şey asmak istiyorum, odama birçok şey eklemek istiyorum. Ama bir türlü bunları düşünceden uygulamaya geçiremiyorum. Bir yerde tıkanıyorum sürekli. Odam bomboş, dışarıdan gelen bir insan ilk gördüğünde bu odada yaşayan kişinin hayatı ne kadar boş dedirtecek cinsten. Odamı en baştan yaratmak istiyorum ama bunun için önce odada ki her şeyden kurtulmak istiyorum. Odama gireyim ve hiç birşey görmiyeyim istiyorum. Her şeyi fırlatıp atmak, hepsinden kurtulmak istiyorum. Hayatımda odam gibi. Bazen her şeyi çıkartmak istiyorum, sıfırdan başlamak ama olmayacağını biliyorum. Oysa küçük rötuşlarla yoluma devam etmekten başka şansım yok. Odamın duvarlarına yazılar yazmak istiyorum ama benden başka kimse göremesin. Küçük küçük yazılar değil, büyük büyük, göze sokarmışçasına büyük. Ezberimi bozmak istiyorum. Koskocaman resimler çizmek istiyorum ama kafamdakini yansıtabileceğinden emin olamıyorum. Odama girdiğimde bambaşka bir dünyam olsun istiyorum. Ama bu dünya sadece kafamda değil, kapımdan içeri girdiğimde benim diyarıma girdiğimi hissettiren, benim diyarımdan parçalar görebileceğim, dokunabileceğim. Saçma sapan boyutta bir dolap, işe yaramaz bir televizyon, gereksiz bir masa hiç mi hiç istemiyorum. Güzel bir kütüphane istiyorum. Kocaman, mümkünse bir duvar büyüklüğünde. Raflarını benim seçtiğim şeylerle doldurabileceğim. Tablolar oluşturacağım, beni mutlu edenlerden, gördükçe suratımda tebessüm oluşmasını sağlayan kişilerden meydana gelen. Hayatımında böyle olmasını isterdim, beni sadece mutlu edecek kişileri hayatıma sokmayı yeğlerdim. Beni huzursuz edecek kişilerin hayatıma girmesini engellemeyi dilerdim. Sevdiklerimi, sadece sevdiğim şeyleri hep bir arada tutmayı isterdim. Onların birbirleriyle anlaşabilmesini, birbirlerine saygı göstermesini sağlamayı dilerdim. Ama ne hayat bir oda ne de insanlar bir eşya. Odamdaki eşyalara ruhlarını ben veriyorum, adı üstünde benim onlar. Mahremimim bir parçası. Odamda sürpriz yok malesef. Odama girdiğim an neyin, nerede olacağını biliyorum. Ama dışarıda ne olacağını bilmiyorum. En çekici yanı bu dışarıdaki hayatın. Gönül ister ki, hep güzel sürprizler olsun ama hep güzel şeyler olmuyor işte. Kendimi buralara ait hissetmiyodum o yüzden odama düşündüklerimi uygulamak için gerekli enerjiyi sağlayamıyordum fakat bir süre daha buralardayım, artık istediklerimi uygulayabilecek vaktim var. Ama bazen düşünüyorum keşke biraz odamdan, biraz hayattan ortaya karışık bir şeyler yapabilsem diye..
1 Ocak 2010 Cuma
TEŞEKKÜRLER 2009, HOŞGELDİN 2010
Acısıyla, tatlısıyla, sevinciyle, üzüntüsüyle, kısacası her şeyiyle bir yıl daha akıp gitti avuçlarımızın arasından. Çok güzel şeyler de yaşadım, beni çok üzen şeyler de... İtalya'dan döndükten sonra oradaki huzurumu burada da aradım. Bazen buldum, bazen umutsuzluğa düştüm. Çok karamsar olduğum zamanlarda oldu, çok pozitif olduğum zamanlarda. 2009' da sevdim, değer verdim, fedakarlıklar yaptım, muhteşem kişilerle tanıştım, hayatım boyunca unutmayacağım anılar ekledim yaşamıma, hayaller kurdum, hedefler koydum kendime. Bazı hayallerim, hedeflerim gerçekleşti. Bazıları hayallerim daha yeni olmasına rağmen olmadı. Yerini yeni hayallere, yeni umutlara bıraktı. 2009' un bana öğrettiği dersler oldu, tecrübeler.. Kısacası dönüp arkaya baktığım zaman yüzümde tebessüm yaratacak bir şeyler yaşadım. 2009 biraz da özlemle geçti. Özlemeyi çok yaşadığım bir yıl oldu. Bu özlem her zaman katlanarak devam edecek hiç şüphesiz... 2009' da bazı zamanlar oldu ki çok uzun zamandır aradığım huzuru hissettim ve bu kadar beklememe, hayalini kurmama değecek birşey olduğunu anladım. Dediğim gibi, acısıyla, tatlısıyla, her şeyiyle kocaman bir yılı daha geride bıraktım...
Ve 2010... Evet dün eğlendim, güzel geçti, insanın sevdikleriyle beraber olmasından daha güzel birşey olamaz. Hayalini kurduğum en büyük şey.. Umarım ileride hiç bir zaman dağılmayacak, hayalini kurduğum aileye sahip olurum. Umarım herkes böyle güzel şeylere kavuşur. Bu sabah eve gelirken içimde pozitif, umutlu bir durum hüküm sürüyordu. Güzel bir his bu.. Eve gelirken yolumu uzatmamı sağlayan, rüzgarın hışırtısını, denizin sesini daha farklı duyduran, kokusunu daha farklı alabileceğin, etrafını daha farklı görmene yol açan bir his.. Yaşadığını hissettiren, ruhundaki dinginliğin, huzurun temelini atan bir his. Yaptığım her şeyi daha hevesli yaptıran bir durum. Umarım sürebildiği kadar sürer. Bu yıla bir yol ayrımıyla girdim. Hayatımda farklı bir yol seçtim. Umarım benim için hayırlısı budur, bu seçtiğim yolda mutlu, huzurlu olurum. Şu an yazarken, hafif bir müzik dinliyorum ve dinginliği hissedebiliyorum. Hayaller kurabiliyorum, güzel hayaller. Umarım hayatım özellikle son gördüğüm rüyalardaki gibi renki, cıvıl cıvıl ve şu an dinlediğim müzik gibi huzurlu olur.
Hayatımızın ne kadar süreceğini bilmiyoruz, o yüzden vaktimizi olabildiğince güzel geçirmek gerekir. Daha güçlü olmak gerekir. Ben güçlü olayım ki,, içimdeki çocuk hiç bir zaman zarar görmesin, onun masumluğu, güzelliği zarar görmesin, yorulmasın. O yorulmasın, yıpranmasın ki bana her zaman umut versin, yol gösterebilsin. Herkes için mutlu, huzurlu, sağlıklı, hayallerinin, hedeflerinin gerçekleşeceği bir yıl olması dilekleriyle; HOŞGELDİN 2010...
Ve 2010... Evet dün eğlendim, güzel geçti, insanın sevdikleriyle beraber olmasından daha güzel birşey olamaz. Hayalini kurduğum en büyük şey.. Umarım ileride hiç bir zaman dağılmayacak, hayalini kurduğum aileye sahip olurum. Umarım herkes böyle güzel şeylere kavuşur. Bu sabah eve gelirken içimde pozitif, umutlu bir durum hüküm sürüyordu. Güzel bir his bu.. Eve gelirken yolumu uzatmamı sağlayan, rüzgarın hışırtısını, denizin sesini daha farklı duyduran, kokusunu daha farklı alabileceğin, etrafını daha farklı görmene yol açan bir his.. Yaşadığını hissettiren, ruhundaki dinginliğin, huzurun temelini atan bir his. Yaptığım her şeyi daha hevesli yaptıran bir durum. Umarım sürebildiği kadar sürer. Bu yıla bir yol ayrımıyla girdim. Hayatımda farklı bir yol seçtim. Umarım benim için hayırlısı budur, bu seçtiğim yolda mutlu, huzurlu olurum. Şu an yazarken, hafif bir müzik dinliyorum ve dinginliği hissedebiliyorum. Hayaller kurabiliyorum, güzel hayaller. Umarım hayatım özellikle son gördüğüm rüyalardaki gibi renki, cıvıl cıvıl ve şu an dinlediğim müzik gibi huzurlu olur.
Hayatımızın ne kadar süreceğini bilmiyoruz, o yüzden vaktimizi olabildiğince güzel geçirmek gerekir. Daha güçlü olmak gerekir. Ben güçlü olayım ki,, içimdeki çocuk hiç bir zaman zarar görmesin, onun masumluğu, güzelliği zarar görmesin, yorulmasın. O yorulmasın, yıpranmasın ki bana her zaman umut versin, yol gösterebilsin. Herkes için mutlu, huzurlu, sağlıklı, hayallerinin, hedeflerinin gerçekleşeceği bir yıl olması dilekleriyle; HOŞGELDİN 2010...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)