21 Şubat 2010 Pazar

Venta Del Toro





Uzun zamandır merak ettiğim bu mekana en sonunda bu hafta sonu gitmek için Zülal' le sözleştik. Yorucu geçen haftanın sonunda içimde acayip bir eğlenme isteği vardı. Malum staja başladıktan sonra tatil günlerinin önemi daha da artıyor ve eğlenceye giriş Cuma günleri 17.30 itibariyle başlıyor. Cuma günü önce eve geldim, annemin doğum günüydü, hediyemi verdim doğum gününü kutladım. Sonra biraz dinlendim, artık eğlenmek için gücümü toplamıştım, moral motivasyonu en üst seviyedeydi. Zülal' le buluştuk o arada Balkan aradı, O' da katıldı bize geçici bir süreliğine. Burger'dan Kuledibi' ne doğru biraz uzun ama keyifli yolculuğumuza başladık. En sonunda Kuledibi' ne vardık önce Venta Del Toro' nun çaprazındaki Enginar isimli mekana oturduk, birer bira içtik, sonra Balkan kalktı. Biz Zülal'le muhabbet ediyorduk, biralarımızı bitirmiş tam da kalkmak üzereyken Balkan aradı ve aramıza geri döndü. Kalktık ve hemen karşımızdaki dışarıdan bakılınca sıcaklığını hissettiren, uzun süredir merak ettiğim yere girdik. İçeri girer girmez insanların pozitif enerjisini hissediyorduk, hepimizin yüzümde farkında olmaksızın bir tebessüm oluşuvermişti bile. Yerimize geçtik, oraya asıl gitme amaçlarımızdan biri de Sangria içmekti. Menüyü açınca aklıma direk Alfred ve Laura geldi. Malum o menüde gördüğüm yemeklerin çoğunu bana tattırmışlardı. Bu konuda çok başarılıydılar. Sangria' yı görünce aklıma bir an Barcelona' daki günlerimiz geldi. Orada marketten 1 euro'ya almıştık burada malum biraz tuzlu oldu Sangria' yı tatmak ama olsun. En sonunda 1.5 litrelik Sangria siparişimizi verdik, Sangriamız geldi, artık daha da mutluyduk. İlk kadehlerimizi içtikten sonra alkol oranını düşük bulduk ve alkol ilavesi yaptırdık. Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, çalışanlar son derece sıcak kanlı ve düzgün insanlardı, onlar orada çalışmıyorlardı adeta eğleniyorlar, eğlencenin arasında işlerini yapıyorlardı. Bence bu atmosferi daha samimi yapıyordu. Sangria yavaş yavaş, müzikle beraber kanımıza karıştı. Müziği de beğendiğimi söylemeliyim. Yabancı canlı müzik vardı, ağırlıklı olarak Latin Müzikleri çalıyorlardı. Dediğim gibi Sangria kanımıza girmişti artık ve yavaş yavaş biz de kıpırdanmaya başladık derken, ben bardağı devirdim :)) Ama olsun bu neşemizi kaçırmadı, daha sonra zaman su gibi akıp geçti. Buraya gerçekten kanım bir hayli ısındı ve hiç şüphesiz tez zamanda tekrar ziyaret edeceğim. Mekanın en olumsuz yanı Kadıköy dolmuşlarına çok uzak olması :)) O kadar uzak ki, bir de Sangria' dan sonra daha bir uzak geliyor, yolda mola verip bira takviyesi yapmak zorunda kaldık. En sonunda eve vardım ve bu güzel geçen gecenin ardından kendimi huzurlu bir şekilde yastığımın ve yorganımın kollarına bıraktım.

8 Şubat 2010 Pazartesi

3 Kadından 1 Toplumu Görmek

Hayata başlayacağımız noktayı hiçbirimizin seçme gibi bir lüksü yok. Onlar da hayata seçmedikleri bir noktadan başlamışlardı. Sürekli baskı altında tutuldukları, kendi hayallerinin peşinden değil de, başkalarının hayatlarının peşinden gitmek zorunda kalmışlardı. Onlara hiçbir zaman ne istersin, neyi tercih edersin soruları sorulmamıştı. Onlara hep azla yetinmeleri, fazlasını istememeleri, itaatkar olmaları dolaylı yollardan emredilmişti. Hayattaki görevleri belliydi, doğacak, büyüyecek, evin kızı olarak evi çekip çevirecek, daha sonra bu boğucu ortamdan kurtulabilmek umuduyla evlilik hayali kuracaklardı. Bu düzene baş kaldıracak ne güçleri vardı, ne de cesaretleri. Fırtınaya karşı durmaya çalışan ağaç dalları misali ... Hayat onları öyle bir labirentin içine almıştı ki, bu labirentin çıkışı yoktu. Sadece oyalanmaları için birkaç geçici sahtelikten başka avunacak bir şeyleri yoktu. Nazire, Ayşe ve Hatice, farkında olmadan, farklı karakterlerle aynı hayatı yaşayan bu 3 kişinin kaderi sabahtan akşama kadar nefes almadan çalıştıkları yerde kesişmişti. Hepsinin hayalleri vardı ama hayallerinin peşinden gitmeleri için önce içinde bulundukları fanustan çıkmaları gerekiyordu. Yıllar birer birer geçiyordu ve gün geçtikçe umutsuzlukları da katlanarak artıyordu. Hayattaki güzelliklerin farkına varmak istiyorlardı, ama onlar artık uzun yıllardır süren bu düzenin bir parçası olmuşlardı. Tek düze hayatlarında ellerinde ne var ne yok, bir kenara koyuyorlardı, ne için koyduklarını bile bilmiyorlardı. Para dediğin ucubeyi, hayallerini gerçekleştirmek için kullanmazsan ne için kullanacaksın.

Nazire monoton yaşamaktan olan memnuniyetsizliğini ara sıra dile getiriyordu, gerçi buna gerek yoktu çünkü isyanı yüzüne, hareketlerine, konuşmasına, her şeyine yansımıştı. Hayatta yaşadığı çaresizlik, Nazire'nin bedenini eline geçirmişti.Dışarıya karşı her ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da, akşamları yorgun argın eve gittiğinde, gece herkes yattığında, pencerenin kenarına geçip karanlık sokağa bakarken, bir yandan sigarasının dumanını tüttürürken, bir yandan yüreğini yakan gözyaşı damlaları usulca,yüzünü hafif yakarak süzülüyordu. Ağlamak, gece yarısı, odanın karanlık kuytu bir köşesinde yaptığı yegane özgürce şeydi.

Ayşe, diğerlerine göre daha suskun, daha kendi halinde, yumuşak başlı biriydi. Küçük şeylerle yetinen, kanaatkar birisiydi. İçine kapanık, kendi içinde, kendisine göre hayalleri olan, bunları kendi içinde yaşayan, içine kapanıklığı ve hayata karşı yorgunluğu hissedilebiliyordu. Hayattaki bütün hayal kırıklıklarından işine yoğunlaşarak kurtulmaya çalışıyordu. Hayattan beklentisi çok değildi, fakat küçük problemlere, insanların ona karşı yaptıklarına , onun iyi niyetine karşı yapılanlara canı çok sıkılıyordu. Onu avutan, en çok mutlu eden insanlardan duyduğu olumlu sözlerdi. Bunlar herkesin hoşuna gider hiç şüphesiz, fakat Ayşe için bunlar çok daha önemliydi. Ama bazıları öyle bir iltifat ediyordu ki sanki Ayşe zavallı imiş, onlar Ayşe'den daha üstünmüş de, Ayşe onların bu küçümser iltifatları olmazsa yaşayamazmış gibi...

Hatice, aralarında en neşeli olanıydı. Ses tonundan neşesini ve iyi niyetini anlayabilirdiniz. Bazı kişilerden beklentisi vardı, hayatındaki bazı kişilerden. Karşısına çıkan kişilere sarılmıştı, sanki onlardan ayrılsa onların yerini dolduramayacak gibi, hayatında olan kişilerin onun son şansı olduğu fikri belleğine yer etmişti. Böyle düşünmesindeki en büyük sebep etrafındaki hayatlardı. Kalabalık bir ailesi vardı ve hep beraber yaşıyorlardı. Ayşe ve Nazire gibi Hatice'nin de ailesine karşı sorumluluğu vardı. Bu sorumluluk onların sözünden çıkmamasını gerektiriyordu...

Nazire, Ayşe ve Hatice bu düzende hayatlarına devam ediyorlar, bu şekilde yaşamak istemediklerini hatırladıkları zaman bir an durup, her şeyden uzaklaşıp umutsuzluğun kucağında buluyorlardı kendilerini, fakat kısa bir süre sonra alışmış oldukları, ne yapacaklarının önceden belirlenmiş olduğu hayatlarına geri dönüyorlardı. Onlar için geç değil, hiç kimse için geç değil, hayatlarının geri kalanını içinde bulundukları fanustan çıkarak yaşamak, toplumsal baskılara, millet ne der gibi pestenkerani şeylere karşı çıkarak yaşamak, hayatın detaylarındaki keyfi görerek yaşamak,bu türlü yaşamaya devam etmekte olduğu gibi sadece onların elinde.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Birkaç kelimeyle..

DENİZ

Hırçın ve asi
Muhteşem bir ahengin içinde bir sürü düzensizlikler barındıran
Huzur veren mavi yeşil sular
İnsanın içini sıkan kapkara sular
İkisi de aynı yerde huzur ve huzursuzluk
Uzaklara götüren muhteşem dalga sesi
Hayatımın önemli bir parçası..

VAPUR

İstanbul klasiği
Martı, simit, çay üçlüsü
Sevinç, hüzün
Her şeyin paylaşıldığı yer
Duyguların su üstünde yüzmesi
Heybetli, sıcak, umut dolu